Turktime

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül yazdı: GAZZE SOYKIRIMCISI İSRAİL’İN HOLOKOST TEHDİTLERİ

Prof. Dr. Cengiz Gül bugünkü köşesinde 'GAZZE SOYKIRIMCISI İSRAİL’İN HOLOKOST TEHDİTLERİ' başlıklı yazısını kaleme aldı. İşte Prof. Dr. Gül'ün yazısı...
ABONE OL
Abone Ol
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül yazdı: GAZZE SOYKIRIMCISI İSRAİL’İN HOLOKOST TEHDİTLERİ
Haberler / Medya
29 Nisan 2026 Çarşamba 11:31
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş

Holokost Kredisi Tükenince Tehdide Sarılmak

II. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in yaşattığı Holokost’un yıl dönümünde yaptığı konuşmada, İran nükleer tesislerini, Nazi Almanya’sındaki toplama kamplarına benzeten Netanyahu, Gazze başta olmak üzere, Lübnan ve diğer İslam coğrafyalarında gerçekleştirdiği kendi soykırım ve katliamlarını ise savunmaktan geri durmamıştır. Holokost’un çok daha barbarcası olan bir soykırım ve insanlığa karşı suçların her çeşidini, 1948’den beri topraklarını işgal ettikleri Filistinli Müslümanlara, özellikle de Gazze’de yaşatmaları karşısında, tüm mağduriyet maskeleri yerle bir olan İsrail’in, gerçekte nasıl işgalci, ırkçı ve emperyalist bir Siyonist terör rejimi olduğunun modern Batı toplumlarında da alenen görülmesiyle sarsılan kredilerini, cebren de olsa tekrar kazanmak için tehdit diline başvurduğu görülmektedir. Batı’nın ileri karakolu olarak kurulduğundan bu yana, yiye yiye bitiremedikleri soykırım mağduriyeti algı ve kredisini, Gazze’de uluslararası toplumu ve hukuku hiçe sayarak ve tüm dünyanın gözleri önünde yaptıkları bir soykırımla tamamen tüketen Siyonist terörizm, aleyhine dönen Batı kamuoyları karşısında ise, sahibine diş gösterip hırlayan köpekler gibi, Batılı ülke yönetimlerine de rest çekerek savurduğu tehditlerin, Batılı ülkelerde anti-siyonizmle başlayan tepkilerin anti-semitizme, yani Yahudi düşmanlığına dönüşmesine kadar gittiğinin farkında bile değildir. İngiltere’nin öncülüğünde, Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatı da alet edilerek kurdurulduğu 1948’den bu yana, hiçbir uluslararası hukuk norm ve kuralına uyduğu görülmeyen İsrail, tüm bu hukuk tanımazlığının yanında, Gazze’de işlediği soykırım ve savaş suçlarında bile sınırsız tam desteğini aldığı Avrupa ülkelerinin dahi, hem kamuoyu hem de yönetimleri planında aleyhine dönmesinde, Epstein belgeleriyle adeta esir aldığı Trump başkanlığındaki ABD yönetimini istediği her konuda koçbaşı gibi kullanmasından da gelen azgın bir şımarıklıkla, tüm dünyayı emir eri yapmaya yönelik saldırganlığının büyük etkisi olmuştur. Gazze soykırımcısı İsrail, küresel çaptaki tüm sermaye ve medya gücüne rağmen, Gazze’de Hamas’a karşı bir meşru müdafaa yaptığına, yani kendini savunma hakkını kullandığına yönelik olarak dünya kamuoyunu yanına hiç çekemediği gibi, tam tersine Filistinli Müslümanların ‘Aksa Tufanı Harekâtı’yla, 1948’den beri süre gelen Siyonist işgal, zulüm ve katliamlarına karşı gerçek bir meşru müdafaa yapmış olduğu gerçeğini de ört bas edememiştir.

Soykırımcı Siyonizmin Yancılarını Ne Bekliyor?

BM Genel Kurulu, BM İnsan Hakları Komisyonu, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD) gibi uluslararası toplumun örgütlü yapılarının, İsrail’in Gazze’de soykırım ve savaş suçları işlediğine yönelik resmi karar ve açıklamaları da ortadayken, Siyonist terörizmin, sapkın ideolojileri uğruna dünyayı ateşe vermeye kalkan saldırgan emperyal politikalarına taraftar bulabilmek bir yana, yanındakileri bile zamanla kaybetmesine artık kaçınılmaz gözle bakılmaktadır. Bu ülkelerden birisi olan Macaristan’da yaşanan yönetim değişikliği sonucunda, UCM’nin, haklarında soykırım ve savaş suçlarından tutuklama kararı bulunan Netanyahu ve Yoav Gallant’ı, ülkesine gelmeleri halinde UCM’nin bu kararını uygulamayacağı garantisi verecek kadar İsrail yanlısı olan eski başbakan Victor Orban’ın aksine, Roma Statüsü gereği UCM’nin tutuklama kararına uyacağını belirten yeni başbakan Peter Magyar ise, böylece ülkesinin soykırımcı İsrail’e politik yancılık yapmaya devam etmeyeceğini göstermiş olmaktadır. Roma Statüsü’ne taraf olmanın ülkelere getirdiği hukuki bir yükümlülük kapsamında UCM’nin tutuklama kararını uygulaması gerekirken, bu karara rest çekercesine Netanyahu’yu Macaristan’a davet edip ağırlayan V. Orban’ın, 16 yıllık iktidarını kaybetmesinin altında ise, soykırımcı İsrail gibi, uluslararası hukuka meydan okuyan siyonist yanlısı bu politikasının büyük bir etkisinin olduğu göz ardı edilmemelidir. ABD başkanı D. Trump’ın, eski başbakan V. Orban’ın seçimleri tekrar kazanması için yardımcısı J. D. Vance’ı Macaristan’a açık destek sunmak üzere göndermesini ise, Avrupa’da Macaristan’ın da İsrail aleyhine dönmesini önlemeye yönelik Siyonist lobinin güdümündeki nafile bir çaba olarak görmek mümkündür. Böylece, Avrupa kıtasında Roma Statüsü’ne taraf olup da UCM’nin tutuklama kararına uymayacağını söyleyen bir ülke kalmadığı için, haklarında soykırım ve savaş suçlarından tutuklama kararı bulunan soykırımcı Netanyahu ve Gallat’ın Avrupa’ya gidebilmelerinin önü de kapanmıştır. Bu hususta İspanya başbakanı Pedro Sanchez’in ise, ülkesine gelmeleri halinde bu soykırım faillerini tutuklayacağını söylemenin de ötesine geçerek, İsrail uçaklarına hava sahasını bile kapatması karşısında, Netanyahu’nun sıkça gidip geldiği ABD’ye, İspanya üzerinden bile geçmesinin yasaklanmış olması da, İsrail’in gittikçe artan dışlanma sürecinin bir başka boyutudur. İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırıma olan tepkisini ilk andan itibaren gösteren ve diplomatik ve ticari ilişkilerini tümüyle kesen İspanya’nın, bu süreçte İrlanda ve Slovenya ile birlikte hareket ederek, Avrupa Birliği (AB)’nin soykırımcı İsrail’i soyutlaması ve ortaklık anlaşmalarını askıya almasına yönelik ortak bir çağrı yapması da, başta İslam dünyasının güvenliğine tehdit oluşturan bu Siyonist terör rejiminin, artık Hristiyan dünyası için de bariz bir yakın ve somut tehdit teşkil ettiğinin anlaşılmaya başlamasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu Siyonist tehlikenin farkına varmayan ve belki de varması engellenen Almanya ve İtalya ise, İspanya’nın bu teşebbüsüne karşı çıkmak suretiyle, bir anlamda fahri avukatlığını üstlendikleri soykırımcı İsrail’in tüm suçlarına adeta ortak olarak, yine tarihin yanlış tarafına demir atmaktan geri durmadıklarını göstermişlerdir. Her kötü tercihin bir bedeli olduğu gerçeğinden de hareketle, faili oldukları Holokost’un eziklik ve boyunduruğundan bir türlü kurtulamayan Alman siyasal aklı, Holokost mağduriyetinden beslenenlerin Gazze’de yapmaya devam ettikleri soykırıma verdiği sınırsız desteğin bedelini ise, başta ekonomik olmak üzere, siyasi ve hukuki planda da ağır biçimde ödemek zorunda kalacak gibi durmaktadır. Dünya otomotiv piyasasında tanınmış Alman markalarından bazılarının son bir - iki yıl içinde ciddi kar düşüşü ve hatta zarar açıklamaları ve ekonomik planda yaşadıkları ciddi kötüleşmede, küresel planda görülen Çin etkisinin yanı sıra, Almanya’nın soykırımcı İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemesinin de katkısı göz ardı edilmemelidir. Türkiye piyasasında hiç yatırım yapmadan uzun yıllardır çok fazla satan bir Alman otomobil markasının, yaşadığı ekonomik zararlar nedeniyle Almanya’daki bazı fabrikalarında araba üretimini bırakmak zorunda kalması, ülke için ekonomik bir bedel olduğu kadar, bu fabrikalarda araba yerine İsrail için askeri mühimmat ve silah üretme kararının alınması ise, Siyonist lobinin Almanya üzerindeki tahakkümünü iyice ortaya koymaktadır.

Siyonizmin Hedef Kitlesi 

İsrail’in yoğun bir saldırı ve işgal altında tuttuğu Lübnan’ın güneyinde bir İsrail askerinin Hz. İsa’yı temsil eden bir heykeli parçalamasından başka, Doğu Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya çok yakın bir konumda bulunan ve Hz. İsa’nın defnedildiği ‘Kutsal Kabir Kilisesi’ne, diğer adıyla ‘Kıyamet Kilisesi’ne Hristiyanların girişini yasaklaması da, İsrail’in artık Hristiyanlar için de açık ve yakın bir tehdit olduğu algısını destekleyen Siyonist eylemler olarak kayıtlara geçmektedir. Mescid-i Aksa’yı da, Ramazan ayının başından sonrasına kadar Müslümanların girişine kapatan işgalci Siyonist örgütün, kiliselere ve Hristiyanlara karşı da, uluslararası hukuka rest çeken bu zorbalıkları gittikçe artarken, İslam ülkeleri gibi Hristiyan dünyanın da kınamak ve endişeyle takip etmekten başka, dişe dokunur bir onurlu duruş ve tepki ortaya koyamamaları ise hayli düşündürücüdür. Yine Doğu Kudüs’te, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmek üzere götürüldüğü ‘Çile Yolu (Via Dolorosa)’ üzerinde temsili çarmıh taşıyan ve kiliseden çıkan Hristiyanlara yönelik olarak Yahudilerin tükürme eyleminde bulunması da, Siyonist zihniyetin, Müslümanların yanı sıra Hristiyanları da, teopolitik sapkınlıklarında hedefe koyduklarını alenen göstermektedir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Washington’da düzenlenen Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeğinde yeni bir suikast teşebbüsüne uğraması, Siyonist cephenin, isteklerine uydurmak noktasında Trump’a verdiği bir gözdağı olmanın yanında, İran’da rejimin devrilip kukla bir yönetimin başa getirilmesinden, nükleer silah kapasitesinin imhasına kadar hiçbir hedefe ulaşılamaması üzerine, Başkanın dip yapan Kongre ve kamuoyu desteğini tekrar kazanması için yapılmış bir kurgu olduğuna dair değişik görüş ve yorumları da beraberinde getirmiştir. İşin özünde ise, bu suikast teşebbüsünün neden ve nasıl olduğuna dair dedikodularla dünya kamuoyu meşgul edilirken, soykırımcı İsrail’in Gazze ve Lübnan’da devam eden tüm işgal, zulüm ve barbarlıklarını perdeleyerek dikkatleri dağıtma gayretlerinin öne çıktığı görülmektedir. Ancak, işgal edilen Lübnan’ın güney bölgelerinde 1.5 milyon kişiyi zorla göç ettirerek, kendi ülkelerinde göçmen pozisyonuna düşüren işgalci Siyonist rejim, Lübnan’da boşaltmaya zorladıkları ev ve köyleri, özel olarak yerleştirdiği dinamitlerle havaya uçurmak suretiyle, buranın sakinlerinin geriye dönme ümit ve ihtimallerini bile imha edecek kadar insanlık düşmanı bir terör yapılanması olduklarını gizlememiştir. Gazze’de yaptığı ateşkesi her gün ihlal ederek soykırıma devam eden İsrail, Lübnan’da yapılan ateşkes anlaşmasına da hiç uymayarak, sadece anlaşmanın karşı taraflarına değil, kurulduğu 1948’den bu yana tüm uluslararası toplum ve hukuka da meydan okumayı sürdürmektedir. Böylesine hukuk ve insanlık düşmanı bir Siyonist örgüte karşı, şimdilik anlayacağı dilden konuşulamamış olsa da, tüm insanlık vicdanını temsil eden Global Sumud Filosu 2025’teki ilk teşebbüsünden sonra, 27 Nisan 2026’da da Gazze ve Lübnan’a sivil destek vermek üzere tekrar harekete geçmiştir. Dünyada, Siyonist terörizmin işgal, zulüm ve soykırımlarına karşı gereken tepki ve duruşu gösteremeyen siyasal toplumun bu acziyeti karşısında, küresel insanlık vicdanı adına yola çıkan Global Sumud Filosu’nun, dünya sivil toplumunun etkin bir ‘yumuşak gücü’ (soft power) olarak, barbar İsrail rejimini, elinde muazzam ordusu ve silah gücü olan devletlerden bile daha çok korkutup rahatsız ettiği de ortadadır.       

YORUM EKLE

Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır

YORUMLAR

 Ekrem
 29 Nisan 2026 Çarşamba 11:51
????

DİĞER HABERLER

Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime