Turktime
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
ÖDÜLLÜ FRANSIZ YAZAR BONGRAD: “YÜZDE 5 BİLE OLSA TÜRKÜM!”
Tunacan Tuna
YAZARLAR
23 Temmuz 2026 Perşembe

ÖDÜLLÜ FRANSIZ YAZAR BONGRAD: “YÜZDE 5 BİLE OLSA TÜRKÜM!”

Caroline Bongrand…

Kariyerinde Prix Littéraire de la Vocation’dan Prix Alberto-Benveniste’e ve Alexandra Leyris Edebiyat Ödülü’ne uzanan önemli başarılar elde etmiş; Fransa devleti tarafından Ulusal Liyakat Nişanı’nın Şövalye derecesiyle onurlandırılmış bir yazar, bir romancı, bir senarist ve bir kültür tarihçisi…

O, tarihin herkesçe bilinen yüzüne bakıp orada görünmeyen insan hikâyelerini yakalayabilen yazarlardan… Anıtların ardındaki duyguyu, ihtişamın altındaki kırılganlığı, tarih kitaplarının birkaç satırla geçtiği kadınları ve şehirlerin resmî anlatılara sığmayan hafızasını ortaya çıkarmakta usta bir kalem…

İşine adanmışlığının, romantizminin, cesaretinin ve Türkiye ile kurduğu şaşırtıcı derecede kişisel bağın izini sürebilmek için ilettiğim röportaj teklifine büyük bir alçakgönüllülük ve zarafetle verdiği onayla ve sorularıma verdiği itinalı cevaplarla kalbimi sanatçı kimliğinden sonra insanlığıyla da bir kez daha fetheden Caroline Bongrand, efsanevi melankolisi ile ünlü Paris doğumlu bir yazar olarak, şehrin bu melankolik ve entelektüel ruhunun kendi edebi sesi üzerinde nasıl bir rol oynadığına yönelik sorumu şu sözlerle yanıtlıyor:

“Entelektüel dünya, elitizmi nedeniyle beni hiçbir zaman cezbetmedi; dünyayı değiştirecek ya da besleyecek bir düşünce iddiasında bulunamayacak kadar çok eksiğim var. Yalnızca eğlendirmeyi kabul ediyorum ve bu bana yetiyor. Bir de «kendi aralarında olma» hâlinden kesinlikle nefret ederim; yalnızca ötekine açık olmayı severim — bence tek zarafet budur.

Melankoliye gelince, sanırım pek çok insan bu imajı bilinçli olarak besledi. Gerçek melankolikler elbette vardı — hüzünlüler, fazla hassaslar, kaybolmuşlar — ama manzarada bir de kendine bir karakter yaratmak için melankolik rolü yapanlar yok muydu? Biraz kaybolmuş bir insan çok dokunaklı ve sevimlidir. Ona hemen yardım etmek isteriz (elbette zamanla bunun bir işe yaramadığını, herkesin kendine ancak kendisinin yardım edebileceğini öğreniriz). Hepimiz kendimize dair bir melankoli taşımıyor muyuz; başka koşullarda olmak isteyeceğimiz, olabileceğimiz ya da yapabileceğimiz şeylere dair? Bence Paris’in melankolisi aşktan gelir. İnsanlar fazla romantik, saçma derecede romantik — en başta da ben! Bu insana oyunlar oynar; yansıtmalar, hayaller yaratır, hayal gücü son sürat çalışır ve dört seferin üçünde felaketle biter… Bu küçük aşk felaketleri (neyse ki çoğunlukla küçük kalırlar) melankoliyi, o hafif hüznü besler: “bossa nova”sız bir Paris «saudade»si. Bu aşk melankolisi, yazdıklarımda kesinlikle belirleyici oldu.

Bugünün 30-40 yaşındaki genç kadınları daha güçlü ve daha aklı başında olsalar da, bazılarında uzun süredir içimde taşıdığım şeyi görebiliyorum hala: aşka duyulan aşkı ve aşk felaketini aşkın çürütülemez kanıtı sayma hâlini… Ne büyük hata!..”

Bongrand’ın adını geniş kitlelere taşıyan en tanınmış çalışması kuşkusuz “Eiffel”...  2021 yılında gösterime giren, döneminin en büyük Fransız yapımlarından biri olan film, dünyanın en tanınan anıtlarından birini yarım kalmış bir aşkın ihtimali üzerinden anlatıyordu. Milyonlarca insanın Paris’in simgesi, modern mühendisliğin zaferi ya da turistik bir anıt olarak gördüğü kuleye baktığında, o, “demirin içine gizlenmiş kalbi” görmüştü… Eiffel, onun yalnızca en bilinen eseri değil; tarihe nasıl baktığını, kurmacayı nasıl kullandığını ve bir hikâyeye ne ölçüde bağlanabildiğini gösteren en açık örnek…

Ona, senaryoda yer verilmesi gereken asıl hikâyenin anıttan çok Gustave Eiffel’in mahrem hayatı olduğunu hangi anda anladığını sorduğumda beni bakın nasıl yanıtladı:

“Bu film üzerine çalışmaya başladığım andan itibaren beni cezbeden tek şey yarım kalmış aşk hikâyesi oldu. Gençliklerinde birbirlerini seven ancak sınıfsal engeller ve aile baskısı nedeniyle ayrılan iki insan yirmi beş yıl sonra yeniden karşılaşıyorlar! Adam artık dünyanın en çok hayranlık duyulan mühendisi — evet, Eyfel Kulesi’nden önce bile öyleydi. Ne Eiffel’i ne de kulesini anlatmak istiyordum; anlatmak istediğim kulenin ardındaki aşk hikâyesi idi. Ben iflah olmaz bir romantiğim.”  

Bu cümle yalnızca filmin değil, Bongrand’ın bütün sanat hayatının çıkış noktalarında biri aslında... Onun için tarihî hakikat ile duygusal hakikat birbirini dışlayan iki alan değil. Ona göre tarihin sustuğu yerde kurmaca devreye girebilir; yeter ki gerçek insanlara zarar verilmesin ve onlara saygı gösterilsin!

Bongrand’ın kurduğu aşk hikâyesinin bütünü belgelere dayanmıyordu. Adrienne ile Gustave Eiffel’in yirmi beş yıl sonra yeniden karşılaştıklarına ilişkin doğrudan bir kanıt bulamamıştı. Bu kavuşmayı kendisinin hayal ettiğini düşünüyor, hatta tarihsel bir boşluğu bu şekilde doldurduğu için biraz da mahcubiyet hissediyordu. Derken -filmin tamamlanmasından 5-10 yıl sonra- Eiffel’in çocuklarından birinin Adrienne’in yeğeniyle evlendiğini gösteren bir belgeye rastladı. Bakınız yazarımız bu belgenin bilmeden kurguladığı olay örgüsüne desteklediğini hangi sözlerle anlatıyor.

“Demek ki kaçınılmaz olarak yeniden görüşmüş, teması koparmamışlardı. Üstelik Eiffel’in yeniden evlendiğine dair de hiçbir iz yoktu; bu tuhaf görünüyordu — o çapta bir adam, elli yaşında dul kalmış — işin içinde merak uyandıran bir şey vardı. Çalışmamın çok başında Eiffel ailesinden biriyle konuştum; bana gülümsedi. Bunu bir izin saydım…”

Filmin gerçekleşme hikâyesi de Bongrand’ın karakteri hakkında önemli ipuçları veriyor. Zira senaryonun beyaz perdeye ulaşması yaklaşık yirmi iki yıl sürdü! İnanabiliyor musunuz, 22 yıl… Hikâye farklı yapımcıların, projelerin ve beklentilerin arasında dolaştı; Hollywood’a gitti, değiştirildi, bekletildi, rafa kaldırıldı. Bongrand ise “hayır” cevabını hiçbir zaman nihai bir cümle olarak kabul etmedi. Hikâyesini geri aldı ve onu ait olduğunu düşündüğü yere, Fransa’ya taşıdı. Daha sonra bütün bu mücadeleyi “Eiffel et moi” adlı kitabında anlattı. Bana göre bu eser, yalnızca bir filmin yapım güncesi değil; bir fikre duyulan sadakatin ve yaratıcı inadın kaydı olarak da okunmalı…

Roman yazarken insan kelimelerinin tek hâkimidir; sinemadaysa yönetmenler, yapımcılar ve bütçeler devreye girer. Bu mutlak özgürlükten o kolektif disipline geçişi nasıl yaşadığını sorduğumda şunları söyledi:

“Başarmaya kararlıydım. Bu bir saplantıydı ve neden vazgeçmediğimi gerçekten hiçbir zaman anlamayacağım. Yirmi sekiz-yirmi dokuz yaşımdayken Los Angeles’ta on sekiz ay senaryo dersleri aldım. Orada bana kabaca şunu anlattılar: yapımcı her zaman haklıdır, parayı o verir, son söz onundur, o bilir; dolayısıyla isyan edilmez. Yani önceden uyarılmıştım.

Ve aramızda kalsın, söz hakkı olan onca insandan memnundum. Çünkü roman yazmak çok fazla yalnızlık demektir; insan kendi kendine konuşur, hepsi bu. Bir filmdeyse alışveriş vardır ve bu alışveriş, can sıkıcı olabilse de, gerçek hayattır. Sıkıntıyı özgürlüğe tercih etmek size tuhaf gelebilir. Ama aslında bu, ötekiyle — kusurlu da olsa —bir diyaloğu iç monoloğa tercih etmektir…”

Filmin çekimi nihayet başladığında ise bu kez dünya durmuştu! Pandemi nedeniyle set aylarca kapandı. Yirmi yılı aşkın süre bekleyen bir hayal, bitiş çizgisine yaklaşmışken bir kez daha yarıda kalma ihtimaliyle karşı karşıya geldi. Fakat kalmadı. Bu nedenle Eiffel, Bongrand’ın gözünde yalnızca bir film değil; zamanla, kurumlarla, tesadüflerle ve kendi umutsuzluğuyla sürdürdüğü uzun ilişkinin de somutlaşmış bir hâli…

 

Bu süreç elbette onun gerçek Eyfel Kulesi’yle ilişkisini de değiştirmiş. Önce kuleye hayran olduğunu, sonra hayatını zorlaştırdığı için ona öfke duymaya başladığını anlatıyor Bongrand… 2015 ve 2016 yıllarında kuleyi görmemek için güzergâhını değiştirdiği bile olmuş! Çünkü o dönemde Eyfel Kulesi onun için artık Paris’in değil, başarısızlık ve çaresizlik duygusunun bir simgesi haline gelmiş!.. Bir emlakçı kendisine, gezdirdiği dairenin mutfağından Eyfel Kulesi’nin göründüğünü söylediğinde, “Bunu söylememeniz gereken tek insan benim; daireyi almıyorum,” diyecek kadar görecek gözü yokmuş kuleyi... Kuleyle arasındaki son durumu ise şu cümleyle özetliyor: “Zamanla ilişkiler biraz yumuşuyor yine de... Ama bu büyük bir aşktı ve büyük aşklar iz bırakır. Sanırım artık birbirimize karşılıklı saygı duyuyoruz…”

«Eiffel»deki Adrienne ya da kaleme aldığı diğer kadınlar… Hepsi bir biçimde çağlarının sınırlarını zorluyor. Kalemini, sınırları aşmaya çalışan bu kadın hikâyelerine özellikle çeken şeyin ne olduğunu sorduğumda verdiği cevap yine çok dürüst ve samimi:

“Bilmiyorum. Karakterlerimi içgüdüsel olarak yaratırım. Ama onlar da fazlasıyla romantik, fazlasıyla âşık; modernliğin, cesaretin ve bazen absürtleşen bir saflığın karışımı… Bence insan cesur olmayı kendine borçludur… Hayat bazen kişiyi, cesaretini bulmaktan başka seçeneğinin kalmadığı durumlara sürükler. Kadınlar muazzam cesurdur. Onlar göğüs gerer ve tutunurlar. Erkekler cesur değil demiyorum; erkeklerin de göğüslemeleri gereken çok büyük, çetin sınavları var.  Yine de kadınlar cesarete, hayatlarının çok daha fazla alanında ve çok daha sık ihtiyaç duyuyor. Sonuçta hepimiz savaşmak, aşmak ve tüm bunların ortasında aşağı yukarı kim olduğumuzu, ne için yaşadığımızı anlamak zorundayız. Ama evet, kadınlar bence kahramanlığa ya mecbur ya da yatkın — özellikle de hiç öyle görünmeyenler! Yaşlı hanımlara, büyükannelere bakın. Şapka çıkarılır. Her şeyle yüzleşmiş, her şeyi atlatmışlar ve hâlâ gülümsüyorlar. İşte gerçek kahramanlar onlar…”

Caroline Bongrand’ı Türk okurlar için ayrıca önemli kılan yön ise kaleminin yıllar önce İstanbul’a da uzanmış olması… L’Enfant du Bosphore (Boğaz Çocuğu) isimli romanında, 1662 yılının İstanbul’una gidiyor; çok dinli ve çok dilli şehrin sokaklarını, azınlık mahallelerini, kimlik ve aidiyet meselelerini anlatıyor. Eser, Sefarad kültürü üzerine yazılmış nitelikli çalışmalara verilen Prix Alberto-Benveniste’e layık görülüyor. 17. yüzyıl İstanbul’unun kozmopolit ve çokkültürlü ruhunu güçlü biçimde yeniden canlandırdığı eserde Boğaz’ın suyunun kalemine ne kattığı sorusuna verdiği yanıt: “Boğaz beni derinden sarstı!” oldu…

Romanın sayfalarında hissedilen aidiyet, onun kişisel hayatında da şaşırtıcı bir karşılığa sahip. Bu nedenle sohbetimizi Paris’ten İstanbul’a taşırken yalnızca bir romanın mekânını değiştirmiyorduk; yazarın kendi kimliğinin ve aile hafızasının en derin noktalarından birine de yaklaşıyorduk. Bongrand, 1999 yılında ilk kez İstanbul’a geldiğinde Galata Kulesinde yaşadığı o unutulmaz ânı bakın kendi cümleleriyle nasıl anlatıyor:

“İlk İstanbul seyahatimde, Galata Kulesi’nin tepesinde, varlığımın derinliklerinden, çok uzaklardan — yüzyıllar ötesinden! — bir hıçkırığın yükseldiğini hissettim. İstanbul’u keşfetmedim; İstanbul’u tanıdım. Onun benim şehrim olduğuna hiç şüphem yok — başka bir hayatta ya da atalarımdan birinin veya birkaçının hayatında. Annemi aradım ve sordum: «Biz Türk müyüz?» «Hayır» dedi. Düz ve ince telli saçlarım aşırı kıvırcık ve hacimli olmuştu: bir muamma. Şehri ezbere biliyor, hiç kaybolmadan arşınlıyordum; herkes beni genç bir Türk kadını sanıyordu. Dahası da var: kitap Fransa’da yayımlandığında Türkiye’nin Fransa Konsolosu tarafından davet edildim. Bana «Siz Türksünüz» dedi. «Hayır» diye yanıtladım; o da Fransa’da Türkleri benden daha iyi anlayan kimse olmadığını söyledi! Ve işte asıl sürpriz: 2018’de, ölümünden hemen önce annem, büyük büyükannesinin Selanik’ten — sizin SELANİK’inizden — geldiğini söyledi. Yani evet, Türküm; yüzde beş bile olsa!..”

Bu ayrıntı, onun İstanbul’a bakışını daha anlaşılır kılıyor. Çünkü şehirle ilişkisi dışarıdan kurulmuş bir hayranlıktan ibaret değil; geç fark edilmiş bir aile geçmişiyle, sezgisel bir aidiyetle ve hayatındaki Türk dostluklarıyla besleniyor. On beş yılı aşkın süredir Türk moda evi Dice Kayek’in kurucuları olan iki kız kardeşle arkadaş olduğundan ve çalışmalarına büyük hayranlık duyduğundan bahsetmeden de geçmiyor...

Türkçe bilmemesine rağmen Türk dilini “şarkı gibi, büyülü, yumuşak ve sarıp sarmalayan” bir dil olarak tanımlayan sanatçı, simit ve kaymağa duyduğu tutkudan da içtenlikle söz ediyor. Paris’te simit bulabildiğini ve çocuklarını da simide alıştırdığını anlatıyor. Kaymağı ise Paris’te bulamamaktan yakınıyor. Bütün bu tarihsel, kişisel ve gündelik bağların sonunda Türkiye’yle ilişkisini belki de söyleşinin en sıcak cümlesiyle özetliyor: “Ben gönlü Türk biriyim.”

Bongrand, son romanı Les Présences’te de Nazi işgali yıllarındaki “bizim Selanik’imizi” bir çocuğun gözünden anlatmış ve bu eseriyle 2024 yılında Alexandra Leyris Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı… Annesinden öğrendiği aile hikâyesi onu Selanik’e ayrıca bağlıyordu…

Bütçe ya da yapım sınırlaması olmadan başka bir tarihî figürü anlatmak isteyip istemediğini sorduğumda ise 1930’ların efsanevi oyuncusu ve mucidi Hedy Lamarr’ın adını veriyor. Onu “akıl almaz bir kadın” olarak tanımlıyor; uzun yıllar dünyanın en güzel kadını sayılan ancak zekâsı ve buluşları güzelliğinin gölgesinde kalan Lamarr’ın hayatındaki çelişkiler Bongrand’ın ilgisini çekiyor. Bu tercih de aslında onun edebî yönelimini yeniden doğruluyor: Parıltının ardındaki görünmeyen hayat, tarihin bir yüzünü hatırlarken unuttuğu diğer yüz…

Caroline Bongrand sorularımı tıpkı romanlarındaki gibi itinalı, samimi, içten bir dille ve insanlığının tüm haliyle yanıtladı… Mesafeli değildi… Çok hazırlanılmış, güvenli cevaplar da vermemişti… Doğallığına, vaktini ve düşüncesini paylaşmadaki cömertliğine minnettarım… Kendisi ile röportaj yapmak, duygu ve düşüncelerini sizlerle de paylaşabilmek ne büyük bir onur!..

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Figen
 25 Temmuz 2026 Cumartesi 13:08
Çok güzel
 Hadiye
 23 Temmuz 2026 Perşembe 15:31
Bu filme bayılmıştım , senaristini tanıyınca daha da farklı hissettirdi
 Selim Sercan
 23 Temmuz 2026 Perşembe 15:29
Harika ! Böyle değerli bir isimi bizlere tanıtmanız gerçekten ciddi taktiri hak ediyor, Elinize sağlık …
 Turgut Göksoy
 23 Temmuz 2026 Perşembe 13:24
Yine niş bir konu yine harika
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime