Devleti yönetmek ile bir şirketi, belediye ya da kurumu yönetmek aynı şey olabilir mi? Devlet yönetmek, bazen milyonlarca insanın kaderini tek bir imzayla değiştirebilmektir. O imzanın ağırlığını haliyle sadece atan bilir.
Son günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sağlık durumu üzerine yine bilgi değil, söylenti dolaşıma sokuldu. Kimileri "hastanede" dedi, kimileri "yoğun bakımda" yorumunu yaptı. Dezenformasyon öyle bir noktaya ulaştı ki, sosyal medya mecralarında vefat ettiği yönünde yalan paylaşımlar bile üretildi.
* * *
Oysa edindiğim bilgilere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hayati bir sağlık problemi bulunmuyor. Dinlenme sürecinde. Yaşına bağlı rutin sağlık kontrolleri yapılıyor, geçmiş rahatsızlıkları takip ediliyor. Dünyanın her ülkesinde belli yaşta görev yapan liderler için olağan kabul edilen bir tablo bu...
Ve bir çok mecrada yazıldığı gibi Erdoğan ne Ankara'da bir hastanede.
Ne Marmaris.
Ne Antalya'da...
İstanbul Çatalca'da tatil yapıyor...
Hatta bulunduğu yer ve Dolmabahçe'de tatilini keserek zaman zaman konuklarını kabul ediyor.
* * *
Şu meselenin altını çizmek de gerekiyor.
Asıl mesele beden değil...
Asıl mesele, zihnin ve ruhun taşıdığı yüktür.
15 Temmuz gecesi FETÖ sadece bir darbeye kalkışmadı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı öldürmeye teşebbüs etti. Marmaris'te dakikalarla ifade edilen zaman farkı, Türkiye'nin tarihini değiştirdi. Böyle bir travmanın hiçbir iz bırakmadığını düşünmek, insan psikolojisini inkâr etmektir.
Toplama kamplarından sağ çıkan psikiyatrist Viktor Frankl'ın da söylediği gibi, "Anormal koşullara verilen anormal tepkiler, normal insan davranışıdır." Böylesine ölümcül bir saldırıya maruz kalan bir devlet liderinin güven duygusunda değişimler yaşaması, çevresine karşı daha temkinli davranması ve zaman zaman zihinsel yorgunluk hissetmesi psikoloji biliminin doğal kabul ettiği bir durumdur.
Saygın psikiyatristlerden Bessel van der Kolk' "Travma, yaşanan olay değil; o olayın zihin ve beden üzerinde bıraktığı kalıcı izdir." der. Doğruyu söyler...
Bugün Erdoğan'ın güven halkasını dar tutması, çevresine karşı daha mesafeli davranması, kamuoyuna yansıyan ve yalnızca oğlu Bilal Erdoğan'ın elinden su içtiği görüntüler... Bunlar sadece bir davranış değil, yaşanmış büyük bir travmanın dışa vurumu değil midir?
Çünkü ihanetin en ağır tarafı, düşmandan değil, "içeriden" gelmesidir.
* * *
Julius Caesar, kendisini hançerleyenler arasında Brütüs'ü görünce söylediği rivayet edilen "Sen de mi Brütüs?" sözüyle sadece fiziksel ölümü değil, bana göre güvenin ölümünü de tarif etmişti.
İhanet, insanın bedeninde değil, hafızasında yaşar.
Erdoğan'ın yaklaşık çeyrek asırlık siyasi yolculuğuna baktığınızda, sıradan bir iktidar hikâyesi, rutin bir öykü gör(e)mezsiniz..
* * *
367 krizi...
Cumhuriyet mitingleri...
27 Nisan e-muhtırası...
Kapatma davası...
Gezi olayları...
17-25 Aralık süreci...
Hendek terörü...
15 Temmuz...
Pandemi...
6 Şubat depremleri...
Sınır ötesi operasyonlar...
Bölgesel savaşlar...
Ve halen devam eden içeride alttan alta kazılan liderlik tünelleri..
* * *
Bunların her biri, tek başına bir siyasetçinin bütün kariyerini tüketebilecek büyüklükte krizler(di.)
Buna rağmen Erdoğan hâlâ masanın başında.
Yorulması normal değil mi?
Elbette zaman zaman beden de "dur" diyecek, zihin de dinlenmek isteyecek.
Bunu inkâr etmek, biyolojiyi inkâr etmektir. İktidarın zirvesi, çoğu zaman yalnızlığın da zirvesidir.
* * *
Bu yüzden tarihte uzun süre iktidarda kalan liderlerin ortak özelliği sadece güç değil, ağır bir yalnızlık yaşamalarıdır.
Napolyon, "Taç giyen baş akıllanır ama huzur bulamaz." demişti.
Erdoğan'ın da huzurlu olduğunu sanmıyorum...
Churchill, kazandığı savaştan sonra bile "Kara Köpeğim" diye tanımladığı depresyonuyla mücadele etti.
Marcus Aurelius ise iki bin yıl önce şu cümleyi kurmuştu:
"Ruhu yoran şey olaylar değil, olaylara yüklediğimiz anlamlardır."
* * *
Belki de devlet yönetmenin en ağır bedeli budur. Makam büyüdükçe alkış artar ama güven azalır. Kalabalık büyüdükçe yalnızlık derinleşir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sağlık durumu elbette kamuoyunun merak ettiği bir konudur. Ancak sağlık üzerinden üretilen dedikodular ne gazeteciliğe sığar ne de insanlığa.
Çünkü siyasi rekabet sandıkta yapılır.
İnsan sağlığı polemik konusu değil, vicdan meselesidir.
Devlet adamlarını güçlü yapan hiç yorulmamak değil, yorulduğu hâlde yürümeye devam edebilmeleri değil midir?
Son söz Friedrich Nietzsche'nin..
"Hiçbir insan, uzun süre büyük bir yük taşırken aynı kalamaz..."
ABDULLAH GÜL'ÜN MESAJI
Bir süre önce İstanbul'da gerçekleştirilen D-8 Zirvesi'nin en çok konuşulan karelerinden biri, sadece zirveye katılan liderleri değil, siyasetin geleceğine ilişkin olası mesajları da gündeme taşımaya aday görünüyor.
Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan ve DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan'ın yer aldığı fotoğraf karesinde, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de bulunması Ankara kulislerini hareketlendirmişti.

* * *
Çünkü siyasette bazen bir fotoğraf, sayfalarca açıklamadan daha fazla anlam taşır.
Aldığım bilgilere göre, o buluşmada dikkat çeken başlıklardan biri de KHK meselesiydi.
İddiaya göre Abdullah Gül, "200 bin basit mağdur KHK'lının devletle yeniden barışması gerektiği" yönündeki görüşünü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a iletilmek üzere haber gönderdi.
Abdullah Gül bu mesajı hem kendi, hem de fotoğrafta yer alan tüm liderlerin adına yolladı.
Fotoğraftaki liderlerin lideri ve sözcüsü olarak da yorumlamak mümkün Gül'ü...
* * *
Daha da ilginç olanı...
AK Parti içinde iki genel başkan yardımcısı ile devletin en kritik makamlarından birinde bulunan etkili bir ismin bu öneriye sıcak baktığını duydum.
Asıl soru ise burada başlıyor.
Bu, yalnızca toplumsal barışı amaçlayan bir tavsiye mi?
Yoksa ileride oluşabilecek yeni siyasi dengeler ya da muhtemel bir ittifak arayışı için masaya konulan önemli bir ön şart mı?
Şimdilik bunun net cevabı yok.
Ancak Abdullah Gül'ün daha önce de aktif siyasete dönme arayışları biliniyor. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ortak aday olması için yürütülen temaslar sonuçsuz kalmıştı.
O süreçte Ali Babacan'ın Gül'e en yakın isimlerden biri olduğu biliniyor.
* * *
Ahmet Davutoğlu da benzer şekilde, AK Parti'den ayrılarak kendi siyasi yolunu çizen ve Gül'e yakınlığı sıkça konuşulan isimler arasında yer aldı.
Bu nedenle D-8 zirvesindeki fotoğrafı yalnızca bir hatıra karesi olarak görmek pek mümkün görünmüyor.
Fotoğrafın verdiği mesaj kadar, o masada konuşulanların Ankara siyasetinde nasıl bir karşılık bulacağı da önem taşıyor.
Eğer gerçekten Erdoğan'a KHK konusunda bir mesaj iletildiyse, bunun sadece hukuki değil, siyasi sonuçları da olabilir.
Önümüzdeki günlerde göreceğiz...
Bu çağrı, toplumsal barış adına yapılmış samimi bir öneri mi?
Yoksa yeni dönemin siyasi denklemlerinde masaya sürülen ilk kart mı?
* * *
(DİP NOT: Bir hakkı teslim etmem gerekir. Abdullah Gül ile tanışıklığımız vardır. Kendisini defalarca eleştiren yazılar yazmama rağmen bir kez olsun dava açmamıştır. Politik duruşu ayrı bir konu ama eleştiriye tahammül konusunda müthiş bir tolerans eşiği vardır. Bu demokrat yönüyle özellikle saygıyı hak ediyor... )
ÖZGÜR ÖZEL'İN MUHTEMEL PSİKOLOJİK PROFİLİ
Özgür Özel'in son dönemde sergilediği siyasi performans, yüksek özgüven, mücadele isteği ve sürekli gündemi belirleme arzusuna işaret ediyor.
Siyasette geri adım atmaktan kaçınan, inisiyatif almaya çalışan bir profil çiziyor.
Bununla birlikte yoğun siyasi baskı altında olması nedeniyle zaman zaman duygusal reflekslerle hareket ettiği yönünde eleştiriler de yapılıyor. Sürekli kriz yönetmek zorunda kalan liderlerde görülen zihinsel yorgunluk belirtilerini taşıdığı da söylenebilir.
KEMAL KILIÇDAROĞLU'NUN MUHTEMEL PSİKOLOJİK PROFİLİ
Kılıçdaroğlu'nun kamuoyuna yansıyan tavrı, sabırlı, kontrollü ve uzun vadeli düşünen bir lider görüntüsü veriyor. Eleştiriler karşısında duygularını kolay dışa vurmayan, stratejik sessizliği tercih eden bir siyasetçi profili sergiliyor.
Öte yandan uzun yıllar süren yoğun siyasi mücadele, seçim yenilgileri ve parti içi tartışmaların oluşturduğu yıpranmışlığın izlerini taşıdığı da görülüyor. Buna rağmen siyaset sahnesinden tamamen çekilmek yerine etkisini sürdürme isteği var.
15 TEMMUZ'UN EN KRİTİK SAHNESİ NEDEN YOK?
Asırlık Gece belgeseli emek verilmiş, başarılı bir yapım. Ancak çok önemli bir boşluk var.
15 Temmuz'un sembol mekânlarından biri olan TRT'nin darbecilerden nasıl kurtarıldığına dair tek kare yok. Oysa darbe bildirisi orada okutuldu, tarihin akışı orada değişti. Peki TRT'yi kim kurtardı? O gece Süleyman Soylu'nun rolü neden anlatılmadı?
Tarihin bazı sayfalarını görmezden gelmek, o sayfaları yok etmez.
Kayıtlar da var, tanıklar da...
Eksik anlatılan tarih, eksik hafızadır.
Unutmamalı...
"Geçmişi hatırlamayanlar, onu yeniden yaşamaya mahkûmdur..."
* * *
VELHASIL: Ahirette dünyayı kötü bir rüya gibi hatırlayacağımıza inanıyorum. - T.A.