

Doğru bildiğini her şart altında cesaretle dile getiren ender siyasetçilerden biridir Emin Şirin. İstikbal hesabı yapmaz, rüzgâra göre yön değiştirmez, kimseye yağcılık etmez. Sözünü eğip bükmeden söyler; bunu yaparken de ne iftiraya başvurur ne de hakarete tenezzül eder. Üslubunu koruyarak, vakarından ödün vermeden, sözü tam yerine ve zamanında bırakır. Duruşuyla olduğu kadar diliyle de siyasette ahlakın ve cesaretin mümkün olduğunu hatırlatır.
O zaman Emin Şirin ile röportaj zamanı.
Buyurun, başlıyoruz...
GİZEM AK
SORU: İran’da 2025 sonunda başlayan protestolar geniş çaplı bir halk hareketine dönüştü ve uluslararası aktörlerin tutumları tartışma konusu oldu. Bu sürecin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Protestoların İran iç siyaseti ve bölgesel dengeler üzerindeki etkileri nelerdir?
EMİN ŞİRİN: İran halkı uzun süredir hem siyasi baskılarla hem de ekonomik zorluklarla karşı karşıya. Bu sebeple dönem dönem geniş katılımlı protestoların ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Ancak bu protestoların kısa vadede bir rejim değişikliğine dönüşmesi konusunda temkinli olmak gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü rejim veya iktidar değişikliği için yalnızca toplumsal tepki değil, aynı zamanda iktidarı devralabilecek kurumsal bir alternatifin de oluşması gerekir. İran’da bu alanın uzun yıllardır oldukça dar tutulduğunu görüyoruz. Bu nedenle daha yakın vadede, sistemin bütünüyle değişmesinden çok, sistemin kendi içinde daha ılımlı sayılabilecek eğilimlerin güçlenmesi ve toplum üzerindeki baskının kısmen hafiflemesi ihtimali daha gerçekçi görünüyor.
İRAN’DA PROTESTOLAR: REJİM DEĞİŞİKLİĞİ GERÇEKÇİ Mİ?
SORU: İran’daki protestoları yalnızca rejim karşıtı bir hareket olarak mı okumalıyız, yoksa bu sürecin bölgesel bir kırılma noktası olduğunu düşünüyor musunuz?
EMİN ŞİRİN: İran’ın ekonomik sorunları ve dış politika kaynaklı maliyetleri bir arada düşünülünce, reform kapasitesinin sınırlı olduğu da bir gerçek. Rejimin kuruluşundan bu yana yaşanan bölgesel gerilimler, vekâlet savaşları, uzun süren çatışma hali ve nükleer program nedeniyle oluşan uluslararası baskılar, İran’ın hem içeride hem dışarıda önemli bedeller ödemesine yol açtı. Bu ortamda hızlı ve köklü bir dönüşüm beklemek kolay değil.
Dış müdahale tartışmaları da zaman zaman gündeme geliyor. Fakat yakın geçmişte farklı ülkelerde yaşanan örnekler, dış müdahalelerin her zaman istikrar üreten sonuçlar vermediğini gösteriyor. Bu nedenle İran konusunda en sağlıklı yaklaşım, hızlı senaryolardan ziyade, gerçekçi ve dikkatli değerlendirmeler yapmak olacaktır.
SORU: Orta Doğu’da yükselen gerilim Türkiye’yi nasıl bir dış politika sınavıyla karşı karşıya bırakıyor?
TÜRKİYE KENDİ RİSKLERİNİ DAHA İYİ YÖNETMELİ
EMİN ŞİRİN: Orta Doğu’da gerilimin yükseldiği, küresel güç rekabetinin sertleştiği bir dönemde Türkiye’nin dış politikasını daha geniş bir perspektifle yeniden değerlendirmesi gerektiğine inanıyorum. Özellikle ABD’de dış politikanın daha pragmatik ve daha sert bir çizgiye kaydığı görülürken, Türkiye açısından stratejik önceliklerin netleştirilmesi önem kazanıyor.
Bu noktada şu tespiti önemli buluyorum:
Türkiye, yaklaşık çeyrek asırdır, zaman zaman “Büyük Orta Doğu Projesi” diye anılan bir jeopolitik çerçevenin içine doğru itilmiş, hatta kimi dönemlerde bu çerçevenin doğal bir parçasıymış gibi konumlandırılmıştır. Ancak yaşanan tecrübeler gösterdi ki bu yaklaşım Türkiye’ye kalkınma, güvenlik ve kurumsal güç bakımından beklenen faydayı üretmedi.
Aksine Türkiye’yi, kendi tercihleri dışında gelişen bölgesel krizlerin içine daha fazla çekti; riskleri artırdı, maliyetleri büyüttü ve ülkenin enerjisinin önemli bir kısmını kriz yönetimine harcatan bir zemin oluşturdu. Bu nedenle Türkiye’nin böyle bir eksene “sabitlenmesi” doğru bir stratejik yönelim değildir. Türkiye’nin temel meselesi “hangi tarafın yanında duracağı” değil; kendi kalkınmasını nasıl sürdüreceği, gücünü nasıl koruyacağı ve risklerini nasıl yöneteceğidir. Bu nedenle Türkiye’nin çok yönlü ilişkiler yürütürken, eksenini de net biçimde belirlemesi gerektiğini düşünüyorum.
Kanaatim şu yöndedir:
• Türkiye’nin ana ekseni, Avrupa ile daha derin ekonomik ve savunma işbirliği olmalıdır.
• ABD ile ilişkiler, stratejik denge anlayışıyla sürdürülmelidir.
• Çin ile ilişkiler, seçici ve kontrollü bir ekonomik pragmatizm çerçevesinde yürütülmelidir.
Bu yaklaşım, Türkiye’yi tek bir hatta sıkıştırmadan, ulusal menfaatleri merkeze alan bir denge üretir.
Avrupa ekseni: Sadece ekonomi değil, hukuk ve demokrasi standardı
Avrupa ile yakınlık meselesi yalnızca ticaret, yatırım ve savunma işbirliği başlığı değildir. Aynı zamanda hukuk devleti, kurumsallık ve demokratik standartlar açısından da Türkiye’ye güçlü bir referans çerçevesi sunar.
AVRUPA İLE YAKINLAŞMA TÜRKİYE İÇİN KURUMSAL BİR ZEMİNDİR
Bu noktada altını özellikle çizmek isterim:
Avrupa yönelimi, Avrupa Birliği’ne girmek anlamına gelmek zorunda değildir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, AB üyeliğine indirgenen bir tartışma değil; Avrupa ile ve başta büyük Avrupa devletleri olmak üzere Avrupa’nın kurumsal yapılarıyla çıkar temelli, kalıcı ve ölçülü ittifaklar kurabilmektir. Hukukun üstünlüğü, öngörülebilir yönetim, güçlü kurumlar ve demokratik işleyiş; sadece bir “değerler” tartışması değil, doğrudan doğruya kalkınmanın ve devlet kapasitesinin temelidir. Çünkü bu zemin olmadığında yatırım gelmez, teknoloji kalıcı olmaz, büyüme sürdürülebilir hale gelemez.
Dolayısıyla Avrupa ile yakınlaşma, bir “diplomatik tercih” olmanın ötesinde; Türkiye’nin uzun vadeli güçlenmesi için kurumsal bir zemindir.
SORU: Türkiye açısından Avrupa neden önemli?
EMİN ŞİRİN: Türkiye’nin dış ticaretinde Avrupa’nın yeri açık biçimde birincidir. Üretim standartlarımız, sanayi altyapımız ve tedarik zincirlerimiz Avrupa ile uzun yıllardır iç içe gelişmiştir. Bu ilişki sadece geçmişin mirası değil, aynı zamanda gelecekteki büyüme planları açısından da güçlü bir zemindir.
Ayrıca yatırım ve sermaye akışı açısından da Avrupa’nın ağırlığı dikkate değerdir. Avrupa sermayesi, yatırım kararlarında özellikle hukuk güvenliği, kurumsallık ve öngörülebilirlik arar. Bu alanlarda güçlendirme sağlandığında, Türkiye hem sermaye hem teknoloji hem de pazar bağlantısı bakımından önemli avantaj kazanır.
ABD TÜRKİYE İÇİN HALA ÖNEMLİ
SORU: ABD ve Çin ile nasıl bir ilişki sürdürülmeli?
EMİN ŞİRİN: ABD, güvenlik boyutunda Türkiye için önemini koruyan bir aktördür. NATO çerçevesi, stratejik caydırıcılık ve bazı kritik teknolojilerde işbirliği kanalları bu ilişkiyi değerli kılar. Ancak ekonomik açıdan ABD’nin son dönemde daha korumacı refleksler geliştirdiği ve sermayeyi daha çok kendi içinde topladığı da görülüyor. Bu nedenle ABD ile ekonomik beklentileri gerçekçi bir zeminde tutmak gerekir.
Çin ise küresel üretim ve ticaret sisteminin önemli bir merkezidir. Çin ile ilişki, doğru sektörlerde ve dengeli ticaret hedefleriyle yürütüldüğünde Türkiye açısından fırsatlar barındırabilir. Ancak bu ilişkinin tek yönlü bağımlılık üretmeyecek şekilde, dikkatli ve kontrollü biçimde yönetilmesi önemlidir.
Türkiye’nin stratejik kimliği ve hedefi nasıl şekillenmeli?
Türkiye coğrafi olarak Orta Doğu’ya komşudur. Ancak stratejik kimliği bakımından daha geniş bir tarihsel ve kurumsal geleneğe sahiptir. Türkiye’nin güçlü kalmasının yolu; kurumlarını güçlendirmesi, hukuk zeminini sağlamlaştırması, eğitim ve teknoloji kapasitesini büyütmesi ve ekonomik rasyonaliteyi merkeze almasıdır.
Türkiye bölgesindeki gelişmelere elbette duyarsız kalamaz. Fakat Türkiye’nin hedefi, bölgenin krizlerine sürekli çekilen bir ülke olmak değil; bu riskleri yöneten, etkisini akılcı kullanan ve kalkınma kapasitesini büyüten bir ülke standardını yakalamaktır.
Sonuç olarak;
Dünya daha rekabetçi ve parçalı bir döneme giriyor. ABD, Çin ve Avrupa Birliği üç büyük güç merkezi olarak hem ekonomik hem stratejik ağırlık taşıyor. Türkiye bu üçlünün kesişiminde, doğru strateji ile önemli bir avantaj elde edebilecek konumdadır. Bu nedenle Türkiye’nin çıkış yolu tek bir taraf seçmek değil; çok yönlü ilişkiler içinde güçlü bir eksen belirlemek olmalıdır.
Komşuluk bir gerçekliktir.
Ancak istikamet, doğru tercihlerle şekillenir.
SORU: Gazetecilere ve ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonları gerçekten hukuki süreç mi, yoksa başka mesajlar mı içeriyor?
OPERASYONLAR ADLİ SÜREÇ Mİ, MESAJ MI?
EMİN ŞİRİN: Uyuşturucuyla mücadele elbette şart. Toplumu zehirleyen bir meseleyle mücadelede devletin eli güçlü olmalı. Ama Türkiye’de bu operasyonlar yapıldığında, insanlar ister istemez şu soruyu da soruyor: “Bu sadece adli bir süreç mi, yoksa aynı zamanda bir mesaj mı?”
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak isterim: Uyuşturucu ticareti, siyaset ve devletle hiçbir temas olmadan bu ölçekte yürüyebilecek bir iş değildir. Para büyük, organizasyon büyük. Dolayısıyla “koruma”, “göz yumma”, “yer açma” gibi mekanizmalar devreye girmeden bu trafik sürdürülemez. O yüzden mücadele yalnız sokaktaki satıcıya veya görünür birkaç isme indirgenirse sonuç alınamaz. Devlet ayağı da, siyaset ayağı da mutlaka temizlenmek zorundadır.
Diğer taraftan ülkemizde hukuk ile siyasetin sınırı bulanıklaştığı için, yapılan iş haklı bile olsa toplumun bir kısmı bunu “çok amaçlı” okumaya yatkın hale geldi. Operasyonların özellikle kamuoyunca tanınan isimlere dönük olduğu anlarda, sürecin kendisinden çok “gösterisi”, sızdırmalar ve itibarı peşinen zedeleyen yöntemler konuşuluyor. Bu da en doğru işin bile gölgelenmesine yol açıyor.
Asıl ölçü basit: Hukuk herkese eşit mi uygulanıyor? Usul ve delil standardı herkes için aynı mı? Bu net değilse, toplumda şüphe büyüyor.
MEDYA, İKTİDAR VE MUHALEFETİN ETKİSİNDE
SORU: Medya üzerindeki basınçlar Türkiye’de demokrasinin geleceğini nasıl etkiliyor?
EMİN ŞİRİN: Türkiye’de medya iklimi uzun zamandır dar, çok dar. Televizyonların ve yazılı basının çok büyük bölümü fiilen siyasi kontrol altında. Üstelik bu kontrol yalnız iktidarın meselesi de değil; muhalefetin de kendi etki alanlarında benzer refleksler gösterebildiğini görüyoruz. Yani mesele biraz da Türkiye’nin genel siyasi kültürüyle ilgili.
Bu ortamda toplumun nefes aldığı yer giderek dijital medya oldu. Haber daha hızlı oradan yayılıyor, tartışma orada dönüyor, alternatif sesler orada var olabiliyor. Tam da bu nedenle TURKTIME gibi mecraların önemi artıyor. Çünkü toplumun ihtiyacı slogan değil; sorunun sorulabildiği, cevabın da sakince alınabildiği bir tartışma zemini.
Ancak dijitalin güçlenmesi aynı zamanda daha fazla kontrol arayışını da beraberinde getiriyor. Önümüzdeki dönemde bir de anayasa süreci, erken seçim tartışmaları ve çeşitli davalar var. Böyle dönemlerde siyasetin refleksi genelde daha hassaslaşır; eleştiriye tahammül düşer. Açık söyleyeyim, baskının artması ihtimali var.
Sonuç net: Medya üzerindeki kontrol arttıkça demokrasi güçlenmez, zayıflar. Çünkü denetim azalır, yanlışlar büyür, toplumda güvensizlik artar. Devletin gücü eleştiriyi susturmakta değil; eleştiriyi duyup kendini düzeltebilmekte ortaya çıkar.
SORU: Çözüm süreci tartışmalarının yeniden gündeme gelmesini samimi bir arayış olarak görüyor musunuz?
ÖCALAN’IN SİYASİ MUHATAP ALINMASI HATADIR
EMİN ŞİRİN: Bu tartışmaların yeniden açılması tesadüf değil. Sayın Bahçeli’nin 28 Mayıs 2023 seçim akşamı “Çok şey değişecek, her şey değişecek; inşallah Türkiye değişmez” sözüyle bir kapı aralandı. Bu cümle, dış konjonktürün ve bölgesel baskıların Türkiye’yi yeni bir ayarlamaya zorladığını anlatıyordu.
Ama bugün yürüyen tartışmalar toplumsal güveni büyütmüyor; tersine daha baştan zorlanıyor. Çünkü DEM Parti ve PKK çevresinden gelen maksimalist talepler, “sanki savaş kazanılmış” havasındaki üslup ve Öcalan’ın siyasi muhatap gibi tartışılması, toplumun geniş kesimlerinde doğal olarak tepki doğuruyor. Türkiye’nin çok büyük bir kısmı Öcalan’ı “terörist başı” olarak görüyor. Siz bu zemini dikkate almadan ilerleyemezsiniz.
Burada bir ayrımı doğru yapmak lazım: Abdullah Öcalan’ın terörün bitirilmesi amacıyla bir aşamada muhatap alınması, teorik olarak anlaşılabilir bir yaklaşım olabilirdi. Ancak pratikte görüyoruz ki ne Kandil’in ne de Suriye’deki yapıların Öcalan’ı eskisi gibi dinlediği söylenebilir. Yani sahada belirleyici aktörler Öcalan üzerinden “kontrol edilebilir” bir zeminde durmuyor.
Bu yüzden Öcalan’ın yalnızca muhatap alınması değil, aynı zamanda “siyasi muhatap” hatta “kurucu önder” gibi kavramlarla takdim edilmesi çok büyük bir hata oldu. Bu dil hem toplumun sinir uçlarına dokundu hem de sürecin meşruiyet zeminini daralttı.
Bir de işin siyasi meşruiyet tarafı var: Bu başlıklar seçimden önce milletin önüne konulmadı. Tam tersine AK Parti ve MHP bugün savunduklarının büyük ölçüde tersini savunarak oy aldı.
O yüzden şu soru haklıdır: Bu Meclis’in bu konuda güçlü bir siyasi yetkisi var mı? Bence ciddi bir şüphe var.
Benim kanaatim şu: Bu tür ağır meseleler böyle “arada” yürütülemez. Türkiye bu konuları açıkça konuşmalı ve bunun için siyasi meşruiyet üretmelidir. Yani gerekirse erken seçime gidilmeli, bu başlıklar milletin önüne net biçimde konulmalı ve siyaset bu konuda açık bir yetki almalıdır. Ancak ondan sonra ortaya çıkacak yeni Meclis bu meseleleri konuşmaya ve karar almaya gerçek anlamda ehil olur.
Üstelik “eşit yurttaşlık” gibi kavramlar da slogan gibi kullanılmamalı. Eşit yurttaşlık anayasanın 10. maddesinde zaten var. O halde gerçekte ne isteniyor? Bu soru netleşmeden sağlıklı bir süreç kurulamaz. Samimiyet varsa bile, üslup yanlış, yöntem yanlış, yetki zemini zayıf. Bu şekilde ilerlerseniz, en iyi ihtimalle sonuç alınmaz; daha kötüsü yeni bir toplumsal kırılma üretirsiniz.
SORU: PKK–SDG ve Suriye’de yaşanan gelişmeler Türkiye için yeni bir güvenlik mimarisi mi doğuruyor?
EMİN ŞİRİN: Evet, doğuruyor. Hatta artık mesele sadece sınır hattı değil; Türkiye’nin önüne yeni bir güvenlik mimarisi kurma zorunluluğu koyuyor. Çünkü Suriye sahası klasik bir terör dosyası olmaktan çıktı; bölgesel güç mücadelesinin düğüm noktası haline geldi.
Türkiye açısından burada iki kritik boyut var.
Birincisi İsrail boyutu. Bölgedeki gidişat, Türkiye’yi İsrail’le her an daha doğrudan bir gerilime sürükleyebilir. Bu yalnız askeri risk değil; diplomatik sıkışma, ekonomik baskı ve uluslararası alanda hareket alanının daralması demektir. Orta Doğu’da “bir adım” atarsınız, üç cephede bedel ödersiniz. Bu coğrafyanın böyle bir huyu var.
İkincisi Suriye’nin içindeki yeni yapı. Daha 1-2 yıl önce “aranan terörist” diye konuşulan Al-Sharaa’nın bugün Suriye Cumhurbaşkanı gibi takdim edilmesi ve İslamcı unsurlardan oluşan bir hükümet kurması, Türkiye açısından son derece dikkatle ele alınmalıdır. Ben bunu açıkçası tehlikeli buluyorum. Çünkü bu tür ideolojik hükümetler istikrar üretmekten çok kriz üretmeye meyillidir. Nitekim SDG’ye karşı bir operasyonun “fetih” diliyle, hatta fetvalarla meşrulaştırılması, bu zihniyetin ileride nereye varabileceğine dair ciddi bir işarettir.
Bütün bunlar şunu gösteriyor: Türkiye’nin yeni güvenlik mimarisi yalnız askeri tedbirlerle kurulamaz; diplomasi, istihbarat, sınır güvenliği ve içeride toplumsal dayanıklılık birlikte yönetilmelidir.
Ve tam da bu yüzden ben sürekli aynı noktayı vurguluyorum: Türkiye’nin kaderi Orta Doğu’ya gömülmek olmamalıdır. Türkiye’nin yönü, bir Balkan ve Avrupa devleti olma gerçekliğiyle uyumlu olmalıdır. Orta Doğu’yu yönetiriz, risklerini sınırlarız; ama stratejik kimliğimizi oraya kilitleyemeyiz. Çünkü Orta Doğu, yanlış anlaşılmasın, kolay bir coğrafya değil… Bir kere girince çıkması zor.
Suriye dosyası bize şunu söylüyor: Sahada güçlü olacağız ama masada daha akıllı olacağız. Türkiye’nin çıkış yolu da Orta Doğu’ya daha fazla bağlanmak değil, Avrupa eksenli bir devlet aklıyla hareket etmektir.
DEVLET BAHÇELİ GÜNÜ BİRLİK KONUŞMAZ AMA...
SORU: Devlet Bahçeli’nin son dönemdeki çıkışlarını nasıl okuyorsunuz? Bu söylemler bir siyasi stratejinin parçası mı? Yoksa, Türkiye'nin için de bulunduğu zor zamanı aşmaya mı yönelik?
EMİN ŞİRİN: Sayın Bahçeli’nin siyaset tarzını bilen bilir; o genelde günübirlik konuşmaz. Çoğu zaman bir cümle kurar, o cümle bir süre sonra siyasetin istikametine dair işaret olur. Bu yüzden son çıkışlarını ben rastlantısal değil, stratejik okurum.
Ama burada net bir şey var: “Anayasa” başlığında neyin hedeflendiğini tam anlamak için somut metni görmek gerekir. Çünkü Türkiye’de anayasa tartışmaları bazen reformu, bazen sistemi tahkim etmeyi, bazen de yeni bir siyasi denge kurmayı anlatabilir. Metin ortada değilken kesin hüküm vermek doğru olmaz. Öte yandan Bahçeli’nin güvenlik ve Suriye başlıklarında kurduğu çerçeve ana yönü zaten gösteriyor: devletin bekası, ülkenin bütünlüğü ve güvenlik mimarisinin güçlendirilmesi. Bu çıkışlar hem ittifak tabanını diri tutma hem de yeni dönemin çerçevesini çizme amacı taşıyor. Türkiye siyasetinde bazen yol yapılmadan tabela dikilir; sonra herkes o yoldan yürür. Bahçeli’nin sözleri de çoğu zaman böyle çalışır.
SORU: Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi en çok zorlayacak başlık sizce ne olacak?”
EMİN ŞİRİN: Türkiye’nin önünde birden fazla zor başlık var ama ben en temelini şöyle özetlerim: ekonomi ile hukuk düzeni arasındaki bağ. Çünkü artık mesele sadece “faiz mi, kur mu, enflasyon mu?” tartışması değil. Türkiye’nin asıl ihtiyacı, vatandaşın da yatırımcının da önünü görebileceği bir öngörülebilirlik ve kurumsallık zemini kurmaktır.
Bugün Türkiye’yi zorlayan şey ekonomik sıkıntıların tek başına varlığı değil; bu sıkıntıların sürekli “kalıcı hale gelmesi.” Bunun temel nedeni de güven meselesidir. Güven yoksa yatırım gelmez, üretim güçlenmez, tasarruf korunmaz, gençler ülkede kalmak istemez. Kısacası ekonomi, siyasetin gürültüsünü kaldıramıyor.
Bu yüzden Türkiye’nin önündeki en kritik görev, devletin yeniden hukuk düzeni içinde kurumsallaşmasıdır. Kuralların kişilere göre değil kurumlara göre işlemesi; adaletin herkese aynı standartla uygulanması; kararların öngörülebilir olması… Bunlar lüks değil, kalkınmanın şartıdır.
Bir de işin dış politika ayağı var. Türkiye içeride kurumsal zemini güçlendirirken dışarıda da doğru ittifakları kurmak zorunda. Çünkü içinde yaşadığımız dönem tek başına ayakta kalmanın kolay olduğu bir dönem değil. Türkiye’nin çıkarına olan şey, Orta Doğu’nun bitmeyen krizlerine gömülmek değil; Balkanlar ve Avrupa eksenli bir devlet aklıyla, dengeli ve akılcı işbirlikleri kurarak hareket alanını genişletmektir.
Kısacası Türkiye’yi en çok zorlayacak konu tek bir dosya değil. Güven, kurumsallık ve stratejik yön meselesi. Güven yoksa her şey pahalı; güven varsa her şey mümkün. Devletin görevi de vatandaşa her gün şu duyguyu vermektir: “Bu ülkede yarın belli, kural belli, adalet var.” Gerisi zaten gelir.
DİJİTALLEŞME NEDEN- SONUÇ İLİŞKİSİNİ BOZUYOR
SORU: Dijitalleşme ve sosyal medya gazeteciliği hızlandırdı ama derinliği azalttı eleştirileri yapılıyor. Siz bu dengeyi nasıl görüyorsunuz?
EMİN ŞİRİN: Dijitalleşme haberi hızlandırdı ve erişimi kolaylaştırdı; bu iyi bir gelişme. Eskiden bir olayın duyulması saatler alırdı, şimdi saniyeler sürüyor. Ama bu hızın bir bedeli var: derinlik azalıyor, 5N1K unutuluyor. Teyit süresi kısalıyor, bağlam kayboluyor; “neden-sonuç” yerine çoğu zaman sadece görüntü ve reaksiyon dolaşıma giriyor. Bir de dijitalleşme yalnız gazeteciliği değil, manipülasyonu da büyüttü. Sosyal medya ortamında “algı ajanları” dediğimiz profesyonel yönlendirme mekanizmaları daha etkili hale geldi. Botlar, koordineli kampanyalar, montajlar, bağlamından koparılmış içerikler… Bazen haber akışını değil, adeta algı akışını izliyoruz.
Ben bu dengeyi şöyle görüyorum: Dijital medya “ilk haber” işini çok hızlı yapar; ama doğru ve anlamlı haber için hâlâ editoryal akıl, teyit kültürü ve tecrübe şart. Hızlı olmak güzel, ama hızlı yanlışın kimseye faydası yok; sadece ortalığı karıştırır.
HABERCİLİK DÜNYADA PROPAGANDA ARACI OLMAYA BAŞLADI
SORU: Haber alma hakkı ile algı üretimi arasında çizgi Türkiye’de ne ölçüde bulanıklaştı?”
EMİN ŞİRİN: Türkiye’de bu çizgi artık sadece bulanıklaşmadı; çoğu zaman yer değiştirdi. Birçok alanda haber geri planda, algı yönetimi öne geçti. Vatandaş bilgi almak için ekranı açıyor, karşısına çoğu zaman bilgi değil, bir kampanya dili çıkıyor. Bu durum biraz da bugünkü siyasi ortamın ve yönetim anlayışının ürünü. Siyaset eleştiriyi yönetmek yerine bastırmayı; gerçeği anlatmak yerine “gündemi yönetmeyi” tercih edince, iletişim de hakikatin etrafında değil algının etrafında kuruluyor. Bu iklimde habercilik değil, “doğru zamanda doğru cümle” kazanıyor.
Bir de şunu dürüstçe söylemek lazım: Bu mesele sadece Türkiye’ye özgü değil. Yurt dışında da basın “saf haber” döneminde değil; orada da propaganda, kutuplaşma, lobi etkisi ve dijital manipülasyon çok güçlü. Dünyada da haberin üstüne ciddi bir algı katmanı bindi. Türkiye’nin farkı, bunun bizde daha sert, daha hızlı ve daha yorucu yaşanması.
SORU: Bugün Türkiye’de genç bir gazeteci için en büyük risk nedir: ekonomik güvensizlik mi, hukuki baskılar mı yoksa mesleğin itibarsızlaşması mı?”
EMİN ŞİRİN: Bugün Türkiye’de genç bir gazeteci için tek bir risk yok; üç risk üst üste biniyor. Ekonomik güvensizlik gazeteciyi kırılgan hale getiriyor. Hukuki baskı ve belirsizlik insanı “yazdığım doğru mu?”dan çok “başım derde girer mi?” diye düşündürüyor. Bir de mesleğin itibarsızlaştırılması var ki, en sinsi olanı bu: gazetecilik güven mesleğidir; güven aşınırsa yapılan işin değeri de azalır. Bu şartlarda TURKTIME gibi bağımsız kalmaya çalışan, işini düzgün yapmaya uğraşan gazetecilere Allah kolaylık versin. Çünkü bugün genç bir gazeteci için mesele sadece haber yapmak değil; aynı zamanda ayakta kalmak ve mesleğin onurunu korumak.
YARGI, OPERASYONLAR VE MEDYA
SORU: -Yargı süreçlerinin medyada çok erken aşamada ifşa edilmesi masumiyet karinesini nasıl zedeliyor?
-Operasyon haberlerinde “isim, görüntü, detay” paylaşımının sınırı nerede olmalı?
-Medya yargı yerine geçtiğinde bunun uzun vadede topluma faturası ne olur?
HUKUK OLMADAN GÜVEN, GÜVEN OLMADAN EKONOMİ OLMAZ
EMİN ŞİRİN: Bu üç soruyu tek bir cevapta toparlayarak yanıtlamak isterim: “Yargı süreçlerinin çok erken aşamada medyada ifşa edilmesi masumiyet karinesini nasıl etkiler?”, “Operasyon haberlerinde isim-görüntü-detay paylaşımının sınırı nerede olmalı?” ve “Medya yargının yerine geçtiğinde bunun toplum faturası ne olur?”
Yargı süreçlerinin daha soruşturmanın başında, dosya henüz olgunlaşmadan medyada “hüküm verilmiş” gibi sunulması, masumiyet karinesini ister istemez ağır biçimde zedeliyor. Hukukun temel prensibi çok açık: Suçu mahkeme kararıyla sabit olana kadar herkes masumdur. Ama bizde bazen manşet mahkemenin önüne geçiyor; görüntüler servis ediliyor, isimler dolaşıma sokuluyor ve toplumun zihninde karar daha en baştan yazılmış gibi oluyor. Doğal olarak bu tablo, hukukun ne kadar siyasallaştığı tartışmasını da büyütüyor. Çünkü adalet duygusu zedelendiğinde vatandaşın aklına şu soru geliyor: “Bu iş sadece hukukla mı yürüyor, yoksa siyasetin etkisi mi var?” Böyle bir şüphe yerleştiğinde, yargı ne kadar doğru karar verirse versin güveni yeniden inşa etmek kolay olmuyor. Operasyon haberlerinde isim, görüntü ve detay paylaşımının da mutlaka bir sınırı olmalı. Burada ölçü, kamuoyunun bilgi alma hakkını korurken kişinin temel haklarını ve itibarını da gözetmek olmalı. Çünkü bir kişinin gözaltına alınması, onun suçlu olduğu anlamına gelmez. Daha baştan teşhir edilen, itibarı zedelenen bir insanın hayatı mahkeme kararı çıkmadan altüst olabiliyor. Bu da habercilikten çok, maalesef itibar suikastı görüntüsü veriyor. Ben bunu teorik bir tartışma olarak söylemiyorum; bizzat yaşadım. Ergenekon davasında insanlar yıllarca yargılandı, toplum önünde hedef haline getirildi ve medya çoğu zaman bir silah gibi kullanıldı. Ben de 12 yıl bu sürecin içinde kaldım ve sonunda beraat ettim. Mahkeme “suç yok” diyebiliyor ama yıpranan itibarın, dağılan hayatların, bozulan düzenin telafisi çoğu zaman kolay olmuyor. Bu yüzden erken ifşa meselesi yalnız bir medya meselesi değil; doğrudan adalet ve insanlık meselesi. Bir de davaların çok uzaması meselesi var. Süreçler uzadıkça toplumda “bu kadar uzayan davada adalet tecelli eder mi?” duygusu güçleniyor. İnsanlar yıllarca “sanık” diye yaşayınca, sonunda beraat etse bile o yıllar geri gelmiyor. Adaletin gecikmesi, adalet duygusunu da yıpratıyor.
Üstelik adaletin çok önemli bir prensibi daha var: Adalet yalnız tecelli etmeyecek; tecelli ettiği algısı da kamuda yerleşecek. Yani doğru kararın verilmesi kadar, sürecin şeffaflığı, ölçülülüğü ve hakkaniyet duygusu da önemli. Toplum “bu iş adil yürüdü” diyemiyorsa, hukuk devletinin zemini zaten zayıflıyor demektir.
Medya yargının yerine geçtiğinde bunun faturası uzun vadede ağır oluyor. Adalete güven sarsılıyor, insanlar mahkemeden önce manşete inanır hale geliyor, gerçek suçluyla masum arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Bu da toplumsal güveni zedeliyor; herkesi daha tedirgin ve daha kırılgan bir iklime itiyor. Sonuçta hepimizin ihtiyacı çok basit: Adaletin amacı “hızlı infaz” değil, doğruyu bulmaktır. Doğruyu bulmanın yolu da itibarı yakarak değil, hukuka sadakatle, makul sürede ve hakkaniyetle yürümekten geçiyor. Mesele şudur: Türkiye’de böyle bir hukuk düzenini yeniden kurabilecek miyiz?

Sayfa başına git







