Turktime

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül yazdı: TOPRAK SATIN ALMA, İŞGAL VE İSTİLALAR EKSENİNDE SİYONİZMİN HEDEFİ

Prof. Dr. Cengiz Gül bugünkü köşesinde 'TOPRAK SATIN ALMA, İŞGAL VE İSTİLALAR EKSENİNDE SİYONİZMİN HEDEFİ' başlıklı yazısını kaleme aldı. İşte Prof. Dr. Gül'ün yazısı...
ABONE OL
Abone Ol
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül yazdı: TOPRAK SATIN ALMA, İŞGAL VE İSTİLALAR EKSENİNDE SİYONİZMİN HEDEFİ
Haberler / Medya
29 Ağustos 2026 Cumartesi 16:52
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş

Siyonizmi Hedeflerine Götüren Araçlar

Sömürgeci ve ırkçı bir dini fanatizmden beslenen Yahudiler, bu Siyonist ideolojinin etkisiyle, kendilerine vaat edildiğine inandıkları için mülk olarak gördükleri Filistin’i tamamen ele geçirmek isterken, Filistinli Arapların da bu topraklardan tümüyle sürülmesi veya imha edilmesi gerektiğine şartlanmışlardır. Bu Siyonist ideolojiyi hayatlarının merkezine alan Yahudiler, Filistinli Arapları, 1917’de başlayan İngiliz manda yönetimi öncesinde olduğu gibi, bu manda yönetimi döneminde de, ekonomik, siyasi, idari ve kültürel hayattan tamamen soyutlayarak uzak tutmaya çalışmışlardır. Osmanlı Devleti yönetiminde iken, Yahudilerin her ne surette olursa olsun yerleşmelerinin hukuken yasaklandığı Filistin’de, Siyonist işgalin temel itici gücünü ise, Filistin topraklarının, her şeye rağmen hukuk dışı yöntemlere de başvurarak satın alınması oluşturmuştur. Stratejik ve emperyal bakış açılarına göre toprak satın almaya yönelik bir iskân planı geliştiren Siyonist yapılanma, her yeni toprak alımının Siyonist fetih stratejisine uygun olup olmadığını da sürekli biçimde göz önünde tutmuştur. Geçen yüzyılın başlarında Yahudi göçleriyle öne çıkan asıl hedefin, Filistin’deki toprakları peyderpey işgal ederek, Arap halkını da tasfiye etmek suretiyle ele geçirmek olduğu dikkate alınırsa, bu göçlerin, sadece şehirler ve endüstriyel çalışma alanlarıyla sınırlı kalması halinde, bir Yahudi Devletinin kurulması da belki söz konusu olamayacaktı.

Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesiyle birlikte, İngiltere’nin Filistin’de işgal ve manda yönetimi olarak faaliyet gösterdiği ilk altı yılda (1917-1923), Rusya, Romanya ve Polonya’dan yaklaşık 35.000 Yahudi göç ettirilmek suretiyle Filistin’e yerleştirilmiştir. 1933-1935 yılları arasında ise, Nazi Almanya’sının soykırımından kaçan yaklaşık 135.000 Yahudi’nin Filistin’e göç etmesi sonrasında, 1937-1939 yıllarında yaşanan çok şiddetli iç çatışmalarda, hem Araplardan hem de Yahudilerden çok sayıda kayıplar verilmiştir. Filistin’e yönelik bu göçlerin giderek artmasıyla şiddetlenen Arap-Yahudi çatışmalarını durdurmak için, göç görünümü altındaki işgal ve istilalar baştan beri engellenmek istense de, bu konuda pek başarılı olunamamıştır. Dünyanın pek çok bölgesine dağılmış diaspora Yahudilerinin, dini bir kılıf altında gizlenen siyasi hedefler uğruna göç ettirilmeleri sonrasında, Filistin bölgesinde Yahudi nüfusun 470.000’e kadar çıktığı ve 11 Mayıs 1942’de Dünya Siyonist Organizasyonu’nun aldığı kararla Yahudilere sınırsız göç hakkı getiren ve Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasını resmileştiren ‘’Biltmore Programı’’ adlı belgenin de onaylandığı görülmüştür. Bu belgenin, 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Yahudi bankacı / finansör Rotchild’e yazdığı ‘Balfour Deklarasyonu’ ile vaat ettiği, Filistin’de bir Yahudi yurdu projesinin siyasal pratiğe geçirilmesi noktasında hayli önem arz ettiğini de belirtmek gerekir. 1880’lerden II. Dünya Savaşı sonrasına kadar başlıca beş dönem içinde gerçekleşen ve adına ‘aliyah’ denilen, Filistin topraklarına yönelik Yahudi göçlerinin nihai hedefinde, Siyonist ideolojiyi tüm yönleriyle hayata geçirecek bir devlet mekanizmasının kurulması bulunmaktaydı. Yani bu Yahudi göçlerinin geri planında, kültürel ve dini gerekçelerle perdelenmiş politik bir misyonun hayata geçirilmek istenmesi gayet bariz bir biçimde öne çıkmaktadır.

Geçen yüzyılın ortalarına kadar Batılı ülkelerin de stratejik yönlendirme ve zorlamalarıyla Filistin’e göç ettirilen Yahudilerin hile, rüşvet ve zorlama yöntemleriyle satın almaya çalıştıkları Filistin topraklarını, 1948’de İsrail adında bir Siyonist rejim kurmaları sonrasında ise, artık tam bir işgal, istila ve zorbalıkla ele geçirdikleri görülmüş ve halen de bu süreç devam etmektedir. Kurulduğu 1948’den beri, Filistinli Müslümanlara karşı yürüttüğü zulüm ve katliamlarını, Gazze’de 8 Ekim 2023’ten itibaren hukuken tam bir soykırıma dönüştürerek sürdüren İsrail, mahalle ve sokaklarına kadar duvarlarla bölüp abluka altına aldığı Batı Şeria’da da Müslümanların ev, işyeri ve tarım arazilerini gasp ederek veya yakıp yıkarak topraklarını ele geçirmeye ve Filistinlileri de göç etmeye zorlamaktadır. İşgal ve zorbalık, kültürel kodlarına sinmiş olan bu Siyonist rejim, Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’nde de, 1967’deki işgalini ve 1981’deki ilhakını sonlandırması için, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1981’de ve Genel Kurulu’nun da 2025’te aleyhine çıkarttığı kararlara rağmen, BM nezdinde tüm uluslararası topluma ve hukuka meydan okurcasına bu topraklardan çıkmayacağını açık bir pervasızlıkla dile getirerek, işgal ve ilhakını halen de sürdürmektedir. İşgalci ve soykırımcı İsrail, Golan Tepeleri’nin de ötesinde, Suriye’nin içlerine doğru başkent Şam’a ve hatta Türkiye sınırına 50-60 km kadarki bölgelere kadar hava sahasını ihlal ederek yaptığı hava saldırılarıyla, devletlerin egemenlik haklarını tanımayıp, uluslararası hukuka da hiçe sayan, gücü kime yetiyorsa terör estiren ve Türkiye’ye de bu şekilde ayar verebileceğini zanneden bir terör rejimi refleksiyle hareket etmektedir.

Din Perdesi Ardındaki Siyasi Siyonizmin Misyon ve İlkeleri  

Vaat edilmiş topraklar ütopyasıyla işgal ettiği Filistin ve çevresindeki bölgelerden, aleyhindeki birçok BM kararına rağmen, şimdiye kadar asla çıkmamış olan ve bu işgalleri nedeniyle cebri bir yaptırıma uğramadığı için de hukuksuz eylemlerini sürdüren bu Siyonist rejimin coğrafi sınırlarının nerede başlayıp bittiği ise belli değildir. Siyonist ideolojinin hayal ve hedefindeki asıl sınırlar olarak ise, askeri üniformalarının bile koluna monte edecek kadar önceledikleri, tüm Ortadoğu ülkelerinin yanı sıra, Mısır’ın doğusu, Kıbrıs’ın tamamı ve Türkiye’nin de güney bölgelerini kapsayan vaat edilmiş topraklar ütopyasının öne çıktığı görülmektedir. Bu ütopik ve hayali sınırlara ulaşana kadar işgal ve istilalarına devam etmeyi kendine hak olarak gören işgalci Siyonizm, Gazze’de Ekim 2025’te yapılan ve şimdiye kadar binlerce defa ihlal ederek soykırıma devam ettiği ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasına geçmeye hiç yanaşmadığı gibi, Gazze’nin tamamen yok edilmesine yönelik terörize niyetini de açığa vurmaktan çekinmemektedir. İşgalci ve soykırımcı İsrail’in, son yıllarda özellikle Kıbrıs adasının güney tarafında ev, arsa ve arazi gibi gayrimenkulleri ve hatta köyleri bile satın alma sürecine girdiğine ve bu çerçevede son beş yıl içinde 25 bin civarında bir Yahudi nüfusunun Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’ne yerleşmiş olduğuna da dikkat çekmek gerekir. Yahudilerin Kıbrıs’tan toprak alma gayretleri, Ada’nın güney tarafındaki kadar yoğun olmasa da, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) tarafında da sistematik biçimde artarak yürütülmektedir. Yahudiler buradaki toprakları alırken ise, KKTC kanunlardaki hukuki boşluklardan istifade etmek suretiyle sonuç alma yoluna gitmektedir. Bu noktada, KKTC’de taşınmaz satımını düzenleyen kanuni mevzuata göre, 500 metrekarelik bir arazi almak isteyen bir şirketin en az % 51’lik hissesinin KKTC vatandaşlarına ait olması şartı aranırken, tam da burada kanun boşluğunu yakalayan Yahudiler, yerli işbirlikçilerini de kullanarak 500 metreden fazla toprak alabilme imkânını edinmişlerdir. Bunun dışında bir de, sürecin uzun sürmesi ve zahmetli olmasıyla birlikte, KKTC vatandaşlığına geçmek suretiyle istediği kadar toprak alabilmenin de gittikçe artan bir yöntem olarak öne çıktığına dikkat çekmekte yarar vardır. Kıbrıs adasının güneyiyle beraber kuzey tarafını da, gayet organize biçimde satın alarak ele geçirmeye çalışan Siyonist ideoloji, dini kılıf altında asıl, Doğu Akdeniz’de devasa bir uçak gemisi ve ileri bir karakol olarak gördüğü Kıbrıs ve çevresindeki enerji yataklarını zapt etmeye çalışmanın yanı sıra, İran’dan daha tehlikeli bir düşman konumunda saydığı Türkiye’yi de, kendince kontrol ve tehdit altına alabilmenin hesaplarını yapmaktadır. İşgal, el koyma ve satın alma gibi hukuki olsun veya olmasın tüm yöntemleri, vaat edilmiş topraklar üst misyonuna ulaşmak için kullanan soykırımcı Siyonizm, perde arkasında ise, siyasal ve ideolojik emperyal hedeflerini hayata geçirme gayretlerinden de geri durmamaktadır. Şöyle ki, Siyonizmin kurucusu ve İsrail rejiminin fikir babası olan Theodore Herzl, 29-31 Ağustos 1897’de topladığı ilk Basel Kongresi’nden itibaren, söyledikleri ve yazıp çizdikleriyle ‘ırkçı’, ‘işgalci’ ve ‘sömürgeci’ ilkeler temeline dayandırdığı politik Siyonist ideolojinin, Yahudiliğin dini kavram, ilke ve referanslarını, bu seküler ve dünyevi hedefler için basamak ve araç yapmak üzere kullanmak gerektiğine açıkça dikkat çekmektedir. İşte tam bu noktada, amaç ile o amaca ulaşmak için kullanılan araçlar arasındaki tezat ve yorum farklarının Siyonistleri böldüğünü belirten, geçen yüzyılın Yahudi kanaat önderlerinden Martin Buber ise, daha 1958’de, dini siyonizmin ters yüz edilerek siyasi siyonizm olarak yozlaştırıldığına dikkat çektiği bir söyleminde, “bizler Yahudi milliyetçiliğini, bir halkı putlaştırma yanlışından kurtarmayı umuyorduk, başarısız olduk” diyerek, siyasi siyonizmin dini kılıf altındaki hedeflerinden ırkçılık, emperyalizm ve işgalcilik batağındaki krizlerine özellikle vurgu yapmıştır. 

YORUM EKLE

Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır

YORUMLAR


   Bu haber henüz yorumlanmamış...

DİĞER HABERLER

Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime